Grand Budapest Oteli
Simetrinin ve pastel rengin arkasına gerçek bir hüzün saklayan Anderson filmi.
Anderson’ın filmleri üslupları yüzünden sık sık “içi boş” diye eleştirilir. Grand Budapest Oteli bu eleştiriye verilmiş en iyi cevap: biçim burada süsleme değil, anlatının kendisi.
Üç en-boy oranı
Film üç ayrı zaman diliminde geçiyor ve her dilim farklı bir kadraj oranıyla çekilmiş: 1930’lar için neredeyse kare, 1960’lar için geniş, günümüz için standart. Bu, bir gösteriş numarası değil — hangi zamanda olduğunuzu bir tarih kartı olmadan anlatmanın en zarif yolu.
Robert Yeoman’ın kamerası her zamanki gibi merkezî ve simetrik. Ama bu düzenin altında şu var: film ilerledikçe simetri bozuluyor. Son perdedeki kovalamaca sahnelerinde kadraj ilk kez gerçekten dağınık ve bu dağınıklık anlatıya ait.
Komedinin altındaki
Filmin tonu hızlı, replikleri komik, renkleri şeker gibi. Ama anlattığı şey bir dünyanın yok oluşu: savaş öncesi Avrupa’nın nezaket kodlarının, onları ciddiye alan son insanla birlikte kayboluşu.
Ralph Fiennes’in M. Gustave’ı bu gerilimin taşıyıcısı. Karakter gülünç derecede kibirli ve aynı anda gerçekten cesur; Fiennes ikisini aynı cümlede tutabiliyor. Trendeki iki sahne — biri komik, biri değil — filmin bütün meselesini özetliyor.
Eleştiri
Yıldız kadrosunun bir kısmı sahneye girip çıkıyor ve bazıları anlatıya hiçbir şey katmıyor. Bu isimler tanıdık olduğu için filmin dikkati bir an dağılıyor — Anderson’ın son dönem işlerinde artan bir sorun.
Sonuç
Anderson’a mesafeli duranlar için bile iyi bir giriş noktası. Görünüşteki hafifliğin altında, kaybedilmiş bir nezaket fikrine duyulan gerçek bir yas var.
Kareler
Kareler filmin tanıtım görsellerinden alınmıştır; hakları yapımcı ve dağıtımcı şirketlere aittir.